ein Bild ein Bild
   
  MELDA BEKCAN
  Ruhumuzu delen gökdelenler ve...
 

Ruhumuzu delen gökdelenler ve...

 

Her şey birbirine girmiş durumda... Sürekli dış dünya ile meşgul olunup, iç dünya ihmal edilince göklere yakınlaşalım derken özbenliklerden uzaklaşılıyor maalesef... 

Bir iddiaya göre gökdelenler şehirdeki rüzgar akımını bozduğu için kente daha az yağış düşüyormuş. Hava şartlarını bozup bozmadıklarını bilmem ama benim dengelerimi bozuyorlar. Zaten ısınamadım bu gökdelenlere bir türlü; ismi üstünde işte, göğü deliyorlar.

Sevmiyorum bu şehir planlaması anlayışından uzak, toplu yaşam felsefesine de bir o kadar ırak hayat biçimini. Eskiden sadece filmlerde ya da fotoğraflarda görürdük onları, şimdilerdeyse mantar gibi ürüyorlar.

İnsanın canı sıkıldığında göğe bakmak ruhunu açar. Mavi rengin rahatlatıcı etkisi vardır ve gökyüzü sonsuzluk hissi verir bizlere. Yani göğe bakmak bir nevi terapidir. Ama bu gökdelenler gökyüzüyle iletişimime çomak sokuyor.

Etrafımdan gelen yüksek dozlu beton etkisi ruhumu pasifize ediyor. Hele bir de geceleri ışıklandırmıyorlar mı onları? Gündüz gördüğüm yetmiyormuş gibi geceleri de dikiliyorlar karşıma! O zaman geceyi, gece; gündüzü de gündüz gibi yaşayamıyorum ki…

Zaten her şey birbirine girmiş durumda; sadece gece ile gündüz değil, artık cinsiyet ayrımı bile yapılamaz oldu. Gördüğüm insan şekilleri, şablonlara uymuyor.

Tabii bu durumda zihinlerimiz de karışık… Ama galiba işin aslı o değil; evvela zihnimiz karışmış, sonra da bu zihin karışıklığı dışa vurmuş olmalı. Bir nevi iç dünyamızın dış dünyaya izdüşümü tüm bu yaşanan kargaşa.

Kafalar karışık olduğu için roller de karışık.

'Modern dünya düzeni' olarak zorla empoze ettirilmeye çalışılan bir sistem var.

Kadının kendisini kadın gibi, erkeğin de erkek gibi hissetmesine kota koyan bir sistem bu.

İş hayatında verdiği mücadele ile yeri geldiğinde pençelerini çıkaran kadın, yuvasını çekip çeviren kadın, yavrusuna annelik yapan kadın; anlayacağınız bin parçaya bölünen kadın…

Dışarıda ekmeğini aslanın ağzından kapmaya çalışan erkek, eve geldiğinde eşini bin parçaya bölünmüş gören erkek, bin parçadan tek parça oluşturup ailesinin reisi olmaya çalışan erkek…

Bu çok çözünürlüklü rol dağılımında, doğal olarak çocuklar birer yetişkin gibi görülüyorlar. Çoğunluğunu yetişkinlerin oluşturduğu bir ailede verilecek önemli kararlar bile bir çocuğun ağzından çıkan birkaç cümleye kalabiliyor.

Yaşlılar ise bir çocuğun aklının yettiği kadar değer görüyorlar gibi. Onlar hayatın tortusunu içmiş, gelmiş geçirmiş, görmüşler; ama evde söz hakları yok. Belki de sözlerin anlamı yok. Gazetelerin kupürleri, magazin görüntüleri yeteri kadar konuşmuyorlar mı onların yerine? Çocuklar da bu masalları dinleyerek büyüyorlar işte…

Gökdelenleri de tıpkı şımarık çocuklar gibi büyüttükçe büyütüyoruz. En uzun gökdeleni inşa etme yarışı var dünyanın dört bir yanında. Dubai'dekiler, New York'takiler bir yandan, ZemZem Tower diğer yandan bakalım nereye kadar uzanacak bu karmaşa?

Biliyorum belki biraz protest, biraz da karamsar bir yazı oldu bu haftaki. Gökdelenlerden başladık taa nerelere kadar geldik değil mi? Ama hayata dair bir parça yorum yaparken bile yaşamı bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Bütünden parçalar; parçalardan da bir bütün meydana geliyor çünkü.

Bu yüzden sürekli dış dünya ile meşgul olunup, iç dünya ihmal edilince göklere yakınlaşalım derken özbenliklerden uzaklaşılıyor.

Bence iç dünyasında minik kaleler yapmış olanların inşa ettiği yapılar, yeryüzündeki binlerce katlı gökdelenlerden daha faydalı insanlık adına!

 
  Bugün 1 ziyaretçi (24 klik) kişi burdaydı! DESİNG BY MERVE  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=